
O akşam evime döndüğümde kutuyu masanın üzerine koydum. Dışarıda yağmur yağıyordu. Saatlerce karşısında oturdum. Sonunda defterin ilk sayfasını açtım.
“Sevgili Ulaş, bu satırları okuyorsan artık yanında değilim. Ama lütfen üzülürken bile kendini suçlama. Sana anlatamadığım bir hikâye var. Aslında yıllar önce başlamış bir hikâye.”
İkinci sayfada çocukluğumdan bir ayrıntı vardı.
Babam geçirdiği ciddi bir rahatsızlık yüzünden uzun süre çalışamamıştı. Annem evlere temizliğe gidiyordu. Ben ise okuldan çıkınca mahallemizdeki küçük kırtasiyede yardım ediyordum. Doktor olmak istiyordum ama ailemin maddi durumunu bildiğim için bunu yüksek sesle söylemeye utanıyordum.
Bir gün öğretmenim Kemal Bey beni hastanede ziyaret ettiği babamın yanına götürmüştü. Bahçede otururken bana, “İmkânların bugün sınırlı olabilir Ulaş, ama hayallerini bugünün şartlarıyla ölçme,” demişti.
O fotoğraf o gün çekilmişti.
Kemal Bey daha sonra hayatını kaybetmiş, birkaç yıl içinde ailesi başka bir şehre taşınmıştı. Fotoğrafın varlığını bile unutmuştum.
Defterde ilerledikçe bilmediğim bağlantı ortaya çıktı.
Kemal Bey, İlke’nin dedesiydi.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
İlke çocukken dedesinin sakladığı eski bir fotoğraf albümünü bulmuştu. Albümde benim fotoğrafımın yanında, Kemal Bey’in tuttuğu notlar bulunuyordu. Öğretmenim, ailesine eğitimine destek olmaya çalıştığı öğrencilerinden söz edermiş.
Defterin bir sonraki sayfasında İlke şöyle yazmıştı:
“Dedem bir gün bana bir çocuktan bahsetmişti. Ailesinin parası yokmuş ama o çocuk doktor olmak istiyormuş. Dedem onun gözlerinde öyle büyük bir kararlılık gördüğünü söylemişti ki yıllar sonra bile unutamamış. Fotoğrafını saklamış. Ben de o çocuğun hayaline ulaşıp ulaşmadığını hep merak ettim.”
Bir sonraki satırda durdum.
“Sonra hastanede kapı açıldı ve içeri sen girdin. Yakanın üzerindeki isimliği okuyunca önce tesadüf sandım. Ama soyadını öğrenince emin oldum. Dedemin o küçük öğrencisi gerçekten doktor olmuştu.”
Defteri göğsüme bastırdım.
Meğer İlke benim geçmişimi bilerek odaya her girişimde gülümsüyormuş. Bana gülümsemenin bedava olduğunu söylemesinin ardında da bir sebep varmış.
Dedesi aynı sözü ona çocukken sık sık söylermiş.
Sayfaları çevirdim.
“Biliyor musun Ulaş, seni gördüğüm gün çok korkuyordum. Tedavim uzamıştı, geleceğim belirsizdi. Sonra karşımda dedemin yıllar önce yardım ettiği çocuğu görünce, bazı güzel şeylerin gerçekten devam ettiğini düşündüm. Dedem artık yaşamıyordu ama onun söylediği bir söz, yıllar sonra beyaz önlüklü bir doktor olarak odama girmişti.”
Gözyaşlarımı tutamadım.
Defterin son bölümlerinde hastalığından ve korkularından bahsediyordu. Hayata karşı ne kadar neşeli görünse de geceleri ağladığını, ablasının elini bırakamadığını, yarım kalan hayallerinin ağırlığını taşıdığını yazmıştı.
Bir sayfanın başlığı özellikle dikkatimi çekti.
“En tuhaf dileğim.”
Altında şu satırlar vardı:
“Benim gerçek bir düğün planım vardı. Üniversiteyi bitirecek, çalışacak, bir gün sevdiğim biriyle evlenecektim. Şimdi bunların çoğuna yetişemeyeceğimi biliyorum. Ulaş’a evlenme teklif ettiğimde bunun ne kadar garip olduğunu farkındaydım. Onun doktorum olduğunu, bana yardım etmekten sorumlu olduğunu ve benden çok farklı bir konumda bulunduğunu biliyorum. Sırf son günlerimi yaşıyorum diye benden gelen her isteği kabul etmek zorunda değil. Bunu bilmesini istiyorum.”
O satırları okurken içimde uzun süredir bastırdığım huzursuzluk yeniden canlandı.
İlke’nin isteğini duyduğum gün onu kırmaktan korkmuştum. Kararının yalnızca benim duygularımla ilgili olmadığını, hasta bir insanın kendisini güvende hissettiği doktora bağlanmasının ne kadar karmaşık olabileceğini yeterince düşünememiştim.
O günlerde İlke’nin bakımını üstlenen tek hekim ben değildim. Durumunu hastanenin kıdemli hekimleriyle paylaşmış, tören öncesinde onun bağımsız karar verebilme durumu ve isteğinin baskı altında olup olmadığı ayrıca değerlendirilmişti. Yine de bunun doktorla hasta arasındaki mesleki sınırları ortadan kaldırmadığını artık çok daha açık görüyordum.
Ben ise onun mutluluğunu sağlamaya çalışırken kendi mesleki sorumluluğumun ağırlığını yeterince hesaba katmamış olabilirdim.
Defterin son sayfasında İlke’nin yazısı iyice bozulmuştu.
“Ulaş, benim için yaptıklarını büyük bir aşk hikâyesine dönüştürmeni istemiyorum. Bana acıdığın için de hatırlama beni. Ben gerçek bir insandım. Şakalaşmayı seven, bazen korkan, bazen sinirlenen, yaşamak isteyen genç bir kadındım. Sana bıraktığım şeyin beni değil, yaşamak istediğim hayatı anlatmasını istiyorum.”
Kutunun dibindeki katlanmış kâğıdı açtım.
Üzerinde bir okulun adı yazıyordu. Altına da küçük bir not eklenmişti.
“Dedemin eski öğrencilerinin bazıları hâlâ burada okuyan çocuklara kitap gönderiyor. Ben de iyileşirsem gönüllü olacaktım. Olmazsa, belki bu hikâyeyi sen tamamlarsın. Ama yalnızca istersen.”
Ertesi sabah Seçil’i aradım.
“Bu okul hakkında konuşabilir miyiz?”
“Tabii,” dedi. “İlke’nin en çok istediği şeylerden biriydi.”
Birkaç gün sonra buluştuk. Seçil bana dedelerinin yaşadığı mahalledeki okulun hâlâ açık olduğunu anlattı. Kemal Bey yıllarca maddi imkânları sınırlı öğrencilere kitap toplamış, sınavlara hazırlanan çocuklara ücretsiz ders vermişti.
İlke de hastalığından önce aynı okulda çocuklarla çalışmak istemişti. Ablasıyla birlikte kullanılmış kitaplardan küçük bir kütüphane oluşturmak için uğraşmışlardı. Ancak tedaviler başlayınca bu plan yarım kalmıştı.
“Bunu benim yapmamı mı istedi?” diye sordum.
Seçil başını iki yana salladı. “Sana bir görev bırakmadı. Sadece bu hikâyenin sende bir anlamı olabileceğini düşündü.”
Bu cevap içimdeki yükü hafifletti.
Çünkü son günlerinde İlke’nin yanında bulunmuş olmam, onun bütün yarım kalan hayallerinden sorumlu olduğum anlamına gelmiyordu.
O hafta bölüm sorumlumla konuştuğumda, İlke’nin ölümünden beri ilk kez kendimi toparlamakta ne kadar zorlandığımı açıkça söyleyebildim. İzin günlerimde yalnız kalmak yerine ailemle görüşmeye başladım. Kutusundaki defteri her açışımda onun son günlerini değil, hayalini kurduğu kütüphaneyi düşünmeye çalışıyordum.
Aylar sonra Seçil’le birlikte Kemal Bey’in eski okulunu ziyaret ettik.
Okul müdürü bizi küçük bir sınıfa götürdü. Duvarlarda öğrencilerin resimleri asılıydı. Kütüphane raflarının bir kısmı boştu. Seçil çantasından İlke’nin hazırladığı kitap listesini çıkardı.
Listenin başında çocuk romanları, bilim kitapları ve üniversiteye hazırlanmak isteyen öğrenciler için kaynaklar vardı.
Birlikte küçük bir kitap bağışı kampanyası düzenledik. Arkadaşlarım, eski öğretmenlerim ve mahalledeki gönüllüler destek verdi. Kimse büyük paralar bağışlamadı. Bazıları birer kitap getirdi, bazıları rafların kurulmasına yardım etti. Birkaç ay içinde eskiden depo olarak kullanılan küçük oda, çocukların ders çalışabildiği sıcak bir kütüphaneye dönüştü.
Açılış gününde Seçil yanıma geldi. Elinde İlke’nin küçük defteri vardı.
“Bence bunu bugün görseydi çok sevinirdi,” dedi.
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Kütüphanenin kapısına büyük, gösterişli bir anıt yaptırmadık. Sadece küçük bir levha astık.
“İlke ve Kemal Bey’in anısına. Her çocuğun hayal kurmaya hakkı vardır.”
O gün bir öğrenci yanıma geldi. On iki yaşlarında, çekingen bir çocuktu.
“Doktor musunuz?” diye sordu.
“Evet.”
“Ben de doktor olmak istiyorum. Ama dersler biraz zor geliyor.”
Yanındaki sandalyeye oturdum. Yıllar önce Kemal Bey’in benimle konuştuğu gibi onunla konuştum. Doktorluğun kolay bir meslek olmadığını, çok çalışmak gerektiğini, fakat yardım istemekten utanmaması gerektiğini anlattım.
Çocuk heyecanla gülümsedi.
“Bence başarabilirim,” dedi.
“Denemeye değer,” diye cevap verdim.
Eve döndüğümde İlke’nin fotoğrafını ve defterini yeniden kutuya yerleştirdim. Sargı bezlerinden örülmüş sembolik yüzüklerden biri de oradaydı. Onu elime alıp uzun süre baktım.
O küçük yüzük bana ne bir evliliğin mutluluğunu ne de büyük bir fedakârlığın kahramanlığını hatırlatıyordu. Bir genç kadının son günlerinde bile kendi hayatına anlam vermeye çalıştığını hatırlatıyordu.
İlke’yi kurtaramamıştım. Onunla yaşanabilecek yılları geri getiremezdim. Ama onu yalnızca hastalığıyla, son dileğiyle veya hastane odasındaki vedamızla tanımlamak zorunda da değildim.
O, komik hikâyeler anlatan, kitap okumayı seven, ablasına düşkün, gelecekte çocuklara yardım etmek isteyen on sekiz yaşında bir genç kadındı.
Bir akşam Seçil bana kütüphaneden çekilmiş bir fotoğraf gönderdi. Fotoğrafta birkaç çocuk yan yana oturmuş kitap okuyordu. Aralarında o çekingen çocuk da vardı. Önündeki kitabın kapağında insan vücudunun çizimi bulunuyordu.
Mesajın altında yalnızca şu yazıyordu:
“İlke’nin hayali bugün de yaşıyor.”
Telefonu masaya bıraktım. Pencerenin önüne geçip uzun süre dışarıyı seyrettim. Yıllar önce bir öğretmen, yoksul bir çocuğa inanmıştı. O çocuk doktor olmuş, bir gün öğretmenin torunuyla karşılaşmıştı. Genç kızın ömrü çok kısa sürmüştü ama kurduğu hayal, başka çocukların yoluna ışık tutmaya başlamıştı.
O gece ilk kez İlke’yi düşündüğümde yalnızca kaybettiğimiz gün aklıma gelmedi. Kahkahası da geldi. Bana kaşlarını kaldırıp gülümsemenin bedava olduğunu söylediği an da.
Ben de hafifçe gülümsedim.
Çünkü artık biliyordum: Bir insanın hayatının değeri kaç yıl yaşadığıyla değil, yaşarken dokunduğu insanların hayatında bıraktığı izlerle de ölçülürdü. İlke’nin yarım kalan ömrünü tamamlayamazdım ama onun önem verdiği iyiliğin başka hayatlarda devam etmesine katkıda bulunabilirdim.
