
Damadım Kenan benden eski köy evimizin arkasındaki küçük sandığı çıkarmamı istedi. Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Sen o sandığı nereden biliyorsun?” dedim.
“Her şeyi biliyorum ana. Artık saklamanın anlamı yok.”
Otuz beş yıl önce henüz genç bir kadındım. Kocamla evlenmeden önce bir bebeğim olmuştu. Ailemin baskısıyla onu başka bir aileye vermişlerdi. Bir daha da yüzünü görememiştim.
Yıllarca içimde taşıdığım acıyı kimseye anlatamamıştım.
Kenan sandıktan eski bir mektup çıkardı.
“Bu mektubu okumanı istiyorum.” dedi.
Titreyen ellerimle mektubu açtım. Yıllar önce verdiğim oğlumun bana yazdığı satırlardı.
“Anne, seni yıllarca aradım. Beni neden bıraktığını bilmiyorum ama artık seni tanımak istiyorum.”
Gözyaşlarıma hâkim olamadım.
“Kenan, oğlum nerede? Yaşıyor mu?” diye sordum.
Damadım gözlerime bakıp gülümsedi.
“Yaşıyor ana. Hatta yarın seni görmeye gelecek. Senden istediğim tek şey, artık kızına da gerçeği anlatman.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım.
Ertesi gün kapım çaldığında karşımda kırkına yaklaşmış bir adam duruyordu. Gözleri tıpkı benim gözlerimdi.
“Anne…” dedi.
O tek kelimeyi duyunca yıllardır içimde biriktirdiğim bütün acılar gözyaşına dönüştü.
Kızım Sevil de gerçeği öğrendi. Önce çok şaşırdı, sonra boynuma sarıldı.
“Anne, keşke bunca yıl tek başına taşımak zorunda kalmasaydın.” dedi.
O gün anladım ki insan geçmişinden ne kadar kaçarsa kaçsın, bazı gerçekler bir gün mutlaka kapısını çalıyor.
Otuz beş yıl sakladığım sırrım, sonunda bana kaybettiğim evladımı geri getirmişti.
