Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Foto Galeri

Doktorun Açtığı Dosya Hayatımı Değiştirdi

rt 1

Başımı salladım.

Fakat aklım başka bir yerdeydi.

Kırk yıl…

Kırk yıl boyunca her akşam aynı masada oturmuş, aynı adamın gözlerine bakmış, onun uzattığı kadehi içmiştim.

Peki ya hatırlamadığım şeyler?

Evliliğimiz boyunca yaşadığım tuhaf olaylar birer birer gözümün önünden geçmeye başladı.

Bazı sabahlar nasıl yatağa gittiğimi hatırlamıyordum.

Bazen günler birbirine karışıyordu.

Gençliğimde sevdiğim arkadaşlarımla neden görüşmeyi bıraktığımı bile unutmuştum.

Turgay her seferinde aynı şeyi söylerdi:

“Sen zaten unutkansın Süheyla. Ben olmasam ne yapardın?”

Meğer yıllardır kendimden şüphe etmeme neden olan kişi, en çok güvendiğim adammış.

Doktorun yardımıyla kan örneği verdim. Ardından polis merkezine giderek şikâyetçi oldum.

Görevli komiser, ifademi dikkatle dinledi.

“Elimizdeki bulgular ciddi. Ancak eşinizin size bu maddeyi verdiğini ve bunun ne zamandır sürdüğünü araştırmamız gerekiyor.”

O sırada telefonuma kızım İdil’den mesaj geldi.

“Anne, babam seni arıyor. Çok sinirli. Ne oldu?”

Kızıma yalnızca güvende olduğumu ve onunla acilen görüşmem gerektiğini söyledim.

Eve dönmemem konusunda uyarılmıştım. Fakat evde yıllardır sakladığım eski fotoğraf albümleri, mektuplar ve annemin günlüğü vardı.

Bunların içinde geçmişime dair bir şeyler bulunabileceğini düşünüyordum.

Komiserle konuştum. Evdeki eşyaların incelenmesi için yasal işlemleri başlatacağını söyledi.

O gece kızımın evinde kaldım.

İdil’e her şeyi anlattığımda önce inanamadı.

“Anne, babam sana neden böyle bir şey yapsın?”

“Bilmiyorum kızım. Ama öğrenmek zorundayım.”

Kızım ellerimi tuttu.

“O zaman bunu birlikte öğreneceğiz.”

Ertesi sabah oğlum Barış da geldi.

İki çocuğumun yüzündeki şaşkınlığı görmek beni kahrediyordu.

Onların babası, benim kocam, torunlarının dedesiydi Turgay.

Ama görünüşe göre hepimiz onun yalnızca göstermek istediği tarafını tanımıştık.

Öğleden sonra polis eşliğinde evimize gittik.

Turgay kapıyı açtığında önce şaşırdı.

Ardından yüzü kıpkırmızı oldu.

“Süheyla! Sen ne yaptığını sanıyorsun?”

Komiser öne çıktı.

“Turgay Bey, bazı sorularımız var.”

Kocam gözlerini bana dikti.

“Kırk yıllık kocanı polise mi şikâyet ettin?”

İlk kez onun karşısında korkmadan durdum.

“Bana kırk yıldır ne içirdiğini söyle.”

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra gülümsedi.

“Saçmalama. Bildiğin votka.”

Komiser laboratuvar raporunu gösterince gülümsemesi kayboldu.

“Bu maddeyi açıklayabilir misiniz?”

Turgay’ın yüzü bembeyaz kesildi.

Ardından beklemediğimiz bir şey yaptı.

Birden mutfağa koştu.

Üst dolaptaki eski şişeyi aldı ve lavaboya boşaltmaya çalıştı.

Polis memurlarından biri yetişerek elinden aldı.

“Ne yapıyorsunuz?” diye bağırdı Turgay.

Komiser sertçe cevap verdi.

“Delil olabilecek bir maddeyi yok etmenize izin veremeyiz.”

Turgay o anda gözlerimin içine baktı.

Bakışlarında pişmanlık değil, yakalanmış olmanın korkusu vardı.

Ama asıl gerçeği henüz bilmiyorduk.

Evde yapılan incelemede mutfak dolabının arkasına gizlenmiş küçük bir bölme bulundu.

İçinden eski ilaç kutuları, reçeteler ve bazı belgeler çıktı.

Belgelerin çoğu benim adıma düzenlenmişti.

Ancak hiçbirini daha önce görmemiştim.

İki gün sonra komiser beni yeniden çağırdı.

“Süheyla Hanım, sizinle konuşmamız gereken önemli bir konu var.”

Önüme birkaç belge koydu.

Bunlardan biri 1992 tarihli bir vekâletnameydi.

Altında benim imzam görünüyordu.

Belgeye göre babamdan kalan İstanbul’daki iki daire ve Bursa’daki zeytinliklerin yönetimini Turgay’a devretmiştim.

“Neler söylüyorsunuz? Ben böyle bir şey imzalamadım!”

Komiser sakin bir sesle konuştu.

“İmzanın gerçek olup olmadığı inceleniyor. Ama belgelerin düzenlendiği tarihlerle sizin eski hastane kayıtlarınız arasında dikkat çekici bir bağlantı var.”

O günlerde sık sık baş dönmesi nedeniyle hastaneye götürüldüğümü hatırladım.

Turgay hep yanımda olurdu.

Doktorlara benim çok unutkan olduğumu anlatır, bazen sorulara benim yerime cevap verirdi.

Bir anda her şey anlam kazanmaya başladı.

Babam öldüğünde bana önemli bir miras bıraktığını biliyordum.

Ancak Turgay yıllarca malların borçlar nedeniyle satıldığını söylemişti.

Ben de ona inanmıştım.

Komiser konuşmaya devam etti.

“Tapu kayıtlarını araştırıyoruz. Taşınmazlardan bazıları yıllar içinde üçüncü kişilere devredilmiş. Satış bedellerinin nereye gittiğini de inceleyeceğiz.”

Gözlerim doldu.

Beni yalnızca kandırmamıştı.

Hayatım üzerindeki kontrolümü de elimden almıştı.

Fakat aklımda hâlâ tek bir soru vardı.

“Nihal Karaca kimdi?”

Komiser uzun süre sustu.

Sonra çekmecesinden eski bir fotoğraf çıkardı.

“Bu kadının izini bulduk.”

Fotoğrafa baktım.

Nihal hayattaydı.

Artık yaşlı bir kadındı ve İzmir’de yaşıyordu.

Onunla görüşmek istediğimi söyledim.

Üç gün sonra kızımla birlikte İzmir’e gittik.

Nihal bizi küçük, mütevazı bir evde karşıladı.

Beni görünce gözleri doldu.

“Demek Süheyla sensin.”

Şaşkınlıkla baktım.

“Beni tanıyor musunuz?”

Başını salladı.

“Senin fotoğrafını yıllar önce görmüştüm.”

Oturduktan sonra bize her şeyi anlattı.

Gençliğinde Turgay ile nişanlıymış.

Birlikte küçük bir iş kurmuşlar. Nihal’in ailesinden kalan parayla dükkân açmışlar.

Ancak Turgay kumar borçları yüzünden paraları tüketmiş.

Nihal ayrılmak istediğinde onu vazgeçirmeye çalışmış.

“Önce içkime bir şey kattığını bilmiyordum,” dedi Nihal.

“Bazen ne konuştuğumu unutuyordum. Bazen günlerce kendime gelemiyordum. Sonra benim imzamla bankadan para çekildiğini öğrendim.”

Tüylerim diken diken oldu.

“Sonra ne yaptınız?”

“Bir hastaneye gittim. Doktorlar şüpheli bir madde buldu. Ama Turgay bunu öğrenince tehdit etmeye başladı. Ailem beni başka şehre götürdü. Şikâyetçi olduk fakat o yıllarda yeterli delil bulunamadı.”

Nihal elimi tuttu.

“Yıllarca başka bir kadının benim yaşadıklarımı yaşamasından korktum. Sana ulaşmayı denedim.”

“Neden ulaşamadınız?”

“Çünkü Turgay bütün mektuplarımı geri gönderdi. Bir keresinde kapınıza kadar geldim. Bana senin ağır hasta olduğunu, kimseyle görüşemeyeceğini söyledi.”

O anda gençliğimde yaşadığım bir günü hatırladım.

Kapımızda ağlayan bir kadın vardı.

Turgay beni hemen yatak odasına göndermişti.

Sonra içmem için bir kadeh hazırlamıştı.

O gecenin devamını hatırlamıyordum.

Nihal’in gözlerinin içine baktım.

“Demek o kadın sizdiniz.”

İkimiz de ağlamaya başladık.

Yıllarca birbirinden habersiz yaşamış iki kadın, aynı adamın bıraktığı yaraları taşıyorduk.

İstanbul’a döndüğümüzde soruşturma derinleşti.

Telefon kayıtları, banka hareketleri ve eski belgeler incelendi.

Evimizdeki şişede de aynı madde bulundu.

Kan tahlilimde ise yakın dönemde bu maddeye maruz kaldığımla uyumlu bulgular tespit edildi.

Turgay hakkındaki suçlamalar artık yalnızca benim sözlerime dayanmıyordu.

Birkaç hafta sonra avukatımız aradı.

“Süheyla Hanım, önemli bir gelişme var. Eski mülk satışlarından birine ilişkin sahtecilik şüphesi güçlendi. Ayrıca eşinizin başka hesaplara para aktardığına dair kayıtlar bulundu.”

Fakat telefonun sonunda söylediği şey beni daha fazla sarstı.

“Turgay Bey, ifadesinde bütün bunları sizin isteğinizle yaptığını savunuyor.”

O an anladım ki kocam hâlâ beni suçlayarak kurtulabileceğini düşünüyordu.

Aylar süren soruşturmanın ardından dava açıldı.

Mahkeme gününde Turgay’ı gördüğümde çok yaşlanmış görünüyordu.

Bana yaklaşmaya çalıştı.

“Süheyla, kırk yılımızı böyle mi bitireceksin?”

Bir zamanlar bu sözleri duysam ağlardım.

Belki kendimi suçlardım.

Ama artık gerçekleri biliyordum.

“Kırk yılımızı ben bitirmedim Turgay. Sen, bana her akşam o kadehi uzattığın gün bitirdin.”

Başını eğdi.

İlk kez verecek bir cevap bulamadı.

Duruşmalarda laboratuvar raporları, mali kayıtlar, uzman görüşleri ve tanık ifadeleri değerlendirildi.

Nihal de mahkemeye gelerek geçmişte yaşadıklarını anlattı.

Sonunda Turgay, mahkemenin sabit gördüğü suçlardan hapis cezasına çarptırıldı. Mal varlığıyla ilgili usulsüz işlemlerin bir kısmının düzeltilmesine karar verildi. Diğer mülkler için açtığımız davalar ise devam ediyordu.

Karar açıklandığında beklediğim gibi sevinç çığlıkları atmadım.

Sadece gözlerimi kapattım.

Kırk yıl boyunca her akşam saat sekizde duyduğum o cümleyi düşündüm.

“İkimizin şerefine.”

Meğer o sözlerin arkasında sevgiden çok kontrol etme isteği varmış.

Boşanma kararımız kesinleştiğinde altmış üç yaşındaydım.

Bazı insanlar artık hayatımı yeniden kurmak için çok geç olduğunu söylüyordu.

Ama ben tam tersini düşünüyordum.

İlk kez hayatımın gerçekten bana ait olduğunu hissediyordum.

Çocuklarımın desteğiyle küçük bir eve taşındım.

Bahçesine güller diktim.

Yıllardır yapmak istediğim resim kursuna yazıldım.

Eski arkadaşlarımdan bazılarını buldum.

Onlara neden uzaklaştığımı tam olarak hatırlayamadığımı anlattım.

Beni suçlamadılar.

Hatta içlerinden biri elimi tutup şöyle dedi:

“Süheyla, biz seni yıllarca bekledik.”

O gün eve dönerken ağladım.

Ama bu kez üzüntüden değil.

Kaybettiğimi sandığım hayatın hâlâ bir parçasının beni beklediğini fark ettiğim için.

Bir akşam torunum bizde kalıyordu.

Saat sekiz olduğunda mutfağa gidip iki bardak çıkardım.

Torunum merakla sordu:

“Babaanne, ne içeceğiz?”

Gülümsedim.

“Taze sıkılmış portakal suyu.”

Bardaklarımızı doldurdum.

Torunum kendi bardağını benimkine dokundurdu.

“İkimizin şerefine!” dedi neşeyle.

Bir an duraksadım.

Sonra gözlerim dolarak güldüm.

Çünkü kırk yıl boyunca aynı sözleri duyduğumda içimde tarif edemediğim bir ağırlık hissederdim.

O akşam ise ilk kez hiçbir korkum yoktu.

Torunuma sarıldım.

“Hayır canım,” dedim. “Bugün özgürlüğümüzün şerefine içiyoruz.”

Gece herkes uyuduktan sonra pencerenin önüne oturdum.

Geçmişte kaybettiğim yılları geri getiremezdim.

Hatırlayamadığım günleri yeniden yaşayamazdım.

Ama önümde kalan zamanı nasıl geçireceğime artık yalnızca ben karar verecektim.

Ve o gece hayatımın en önemli gerçeğini anladım:

Bir insanla kırk yıl aynı evde yaşamak, onun tarafından gerçekten sevildiğiniz anlamına gelmez. Sevgi, birini kendine mecbur bırakmak değil, özgürce seçim yapmasına rağmen yanında kalmasını istemektir.

Ben bu gerçeği öğrenmek için kırk yılımı kaybetmiştim.

Ama kalan yıllarımı kurtarmıştım.

Çünkü bazen insanın hayatındaki en büyük mucize, yeni birine kavuşmak değil, yıllar sonra yeniden kendine kavuşmasıdır.

DİĞER GALERİLER

TÜMÜ

Diğer Galeriler

Foto Galeri Ana Sayfa