
“Babamın bana anlattığı bir şey daha vardı,” dedi. “Sizin hiç çocuğunuz olmadığını sanıyordum. Ama defterde yazanlar…”
Boğazım düğümlendi. Tarık’la yıllarca çocuk sahibi olmayı denemiştik. Sonra doktorların sözleriyle umudumuzu sessizce gömmüştük.
“Ne yazıyor?”
Nehir defteri uzattı. İlk sayfada Tarık’ın el yazısını tanıdım:
“Figen’e bunu söylemeye cesaret edemedim. Nehir’in babası olduğumu düşündüm, sonra gerçeği öğrendim. Ama artık hiçbirimiz temiz değiliz.”
“Ne demek bu?” dedim.
Nehir cebinden katlanmış bir laboratuvar raporu çıkardı. Babalık testi yapılmıştı. Sonuç, Tarık’ın Nehir’in biyolojik babası olmadığını gösteriyordu.
“Böyle bir şey olamaz!” diye bağırdı Sevcan. “Tarık bana başka türlü söyledi.”
Nehir sakin ama kırgın bir sesle, “Çünkü siz de gerçeğin sadece işine gelen kısmını biliyormuşsunuz,” dedi.
Raporun tarihi Tarık’ın ölümünden altı ay önceye aitti. Demek son günlerinde yeniden araştırmaya başlamıştı. Ama niçin?
Defterin devamını okumaya koyuldum. Tarık, Pervin’in yıllar önce kendisini babalık iddiasıyla bulduğunu, Sevcan’ın ise çocuğu korumak için araya girdiğini yazmıştı. O zaman test yaptırmamış, korkusuna teslim olmuştu. Daha sonra Nehir’i kendi kızı gibi sevmişti. Gerçeği öğrendiğinde ise bir başka yalanı ortaya çıkarmıştı.
Bir sayfada annemin adı yazıyordu.
“Bu nasıl mümkün?” dedim. “Annemin bununla ne ilgisi var?”
Sevcan başını kaldırdı. “Ne?”
Defteri ona çevirdim. Tarık’ın satırları kısaydı:
“Figen’in annesi Saniye Hanım, Pervin’i tanıyormuş. Figen’den saklanan asıl şey, Nehir’in babası değil, annesinin geçmişi.”
Saniye annem beş yıl önce ölmüştü. Yüzüm buz kesildi. Tam o sırada Nehir telefonundan eski bir ses kaydı açtı. Tarık’ın sesi duyuldu:
“Figen, bunu dinliyorsan geç kaldım demektir. Nehir’i suçlama. Sevcan’ı da dinle, ama ne söylediğine değil, neyi sakladığına dikkat et. Gerçek annenin evindeki ahşap sandıkta.”
Sevcan aniden ayağa kalktı. “Bu kadar yeter! Figen’in buna dayanması gerekmiyor.”
Ona baktım. “Senin beni koruduğun günler bitti.”
Otelin lobisinde bir taksi çağırdım. Nehir benimle gelmek istedi. Sevcan da peşimizden koştu, fakat arabaya binmesine izin vermedim. O an ilk kez onu geride bırakırken suçluluk hissetmedim.
İzmir’e döndüğümüzde annemden kalan daireye gittik. Yıllardır açmadığım yatak odasının dolabında, gerçekten de ahşap bir sandık duruyordu. İçinde bebek kıyafetleri, eski bir nüfus kayıt örneği ve annemin el yazısıyla doldurduğu sayfalar vardı.
İlk mektubun başında şöyle yazıyordu:
“Figen’im, sana bunu söylemek için çok bekledim. Sen yirmi yaşındayken doğurduğun bebeğin yaşamadığını söylediler. Oysa ben onun yaşadığını biliyordum.”
Bacaklarımın bağı çözüldü. Yirmi yaşındayken geçirdiğim kazayı hatırladım. Hastanede haftalarca kalmış, uyandığımda bebeğimi kaybettiğimi öğrenmiştim. Sonrasında o günlerden neredeyse hiç konuşmamıştık. Acının üstüne bir kapak kapatmıştım.
Mektup devam ediyordu. Annem, o dönemde genç ve yalnız olduğumu, çocuğuma bakamayacağımdan korktuğunu yazmıştı. Hastanedeki bir tanıdığının yardımıyla bebeğimi Pervin’e vermişlerdi. Bana bebeğimin öldüğünü söylemişti. Bunu kendi ifadesiyle “beni kurtarmak” için yapmıştı.
Nehir’e baktım. O da bana bakıyordu. Gözlerinin Tarık’a benzemesini istemiştim, çünkü başka bir ihtimali düşünmekten korkuyordum.
“Sen…” diyebildim.
“Bilmiyorum,” diye ağladı. “Ben de yeni öğrendim.”
O gece sandığın dibinde ikinci bir zarf daha buldum. İçinde Pervin’in anneme gönderdiği mektuplar vardı. İlkinde bebeği sahiplenmekten mutluluk duyduğunu söylüyordu. Sonuncusunda ise artık susamayacağını yazmıştı: “Figen kızının yaşadığını bilmeli. Bir annenin mutluluğu, öteki annenin hayatını yalanla geçirmesine dayanamaz.” Mektubun köşesine annem tek bir cümle karalamıştı: “Her yıl söyleyeceğim, ama her yıl korkuyorum.”
O satırları okurken öfkemin yönünü bile şaşırdım. Annemi özlemiştim; aynı anda ona kızıyordum. Pervin’e minnettardım; ama onun da gerçeği saklamasına içerliyordum. Nehir ise pencereden dışarı bakıyordu.
“Pervin annem kötü biri miydi?” diye sordu ansızın.
“Hayır,” dedim. “Seni seven biriydi. Ama seven insanlar da yanlış kararlar verebilir.”
Nehir gözyaşlarını sildi. “Onu sevmem seni üzer mi?”
Yanına gidip ellerini tuttum. “O seni büyüttü. Onu sevmen benim kaybım değil. Benim tek istediğim, bundan sonra birbirimize yalan söylemememiz.”
O gece iki ayrı anneliğin birbirini yok etmek zorunda olmadığını anladık. Nehir’e hayat verdiğimi yeni öğrenmiştim; Pervin ise onun hayatını yıllarca elleriyle kurmuştu. İkimizin sevgisine de yer vardı.
Ertesi sabah hastanenin arşivine başvurduk. Kayıtların bir bölümü kaybolmuştu, ama eski bir teslim tutanağındaki imza anneminkiydi. Bu, mektubun yalnızca pişmanlıkla yazılmış bir hayal olmadığını kanıtlıyordu. Evrakın fotokopisini çantama koyarken ellerimin artık titremediğini fark ettim. Çünkü hayatımda ilk defa benim hakkımda saklanan gerçeği ben araştırıyordum.
Bir hafta sonra yaptırdığımız DNA testi, aramızdaki anne-kız bağını doğruladı.
Ama rahatlamadım. Tam tersine, Sevcan’ın her şeyi ne zamandır bildiğini öğrenmek için onu karşıma çağırdım.
“Pervin bana on yedi yıl önce gerçeği söyledi,” dedi. “Tarık’la konuşunca senin o kazadan sonraki hâlini anlattı. Nehir’i kaybettiğini sanarak yıllarca ağladığını söyledi. Seni yeniden yıkmaktan korktum.”
“On yedi yıl boyunca kızımı büyütürken beni seyrettin.”
“Evet.”
“Tarık da biliyor muydu?”
“Önce bilmiyordu. Öğrendiğinde sana anlatacağını söyledi. Sonra hastalığı ortaya çıktı. Hep erteledi.”
“Peki ‘Ben de onu sevdim’ dediğinde?”
Sevcan ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. “Tarık’a âşıktım. Gençliğimizden beri. Ama aramızda sandığın gibi bir ilişki olmadı. Nehir’in hayatında karı koca gibi görünmemiz gerektiği zamanlar oldu. Fotoğraf da öyle bir günde çekildi. Ben susmayı seçerek ikinize de ihanet ettim.”
Kendimi kandırmamak için uzun süre sustum. Sevcan’ın gözyaşları, çalınan yirmi iki yılımı geri getirmeyecekti.
“Beni korumadınız,” dedim sonunda. “Benim yerime karar verdiniz. Kendi hayatımın gerçeğini benden aldınız.”
Kapıyı açtım. Sevcan gitmeden önce son bir kez arkasına döndü.
“Bir gün beni affeder misin?”
“Bilmiyorum. Ama bugün senden uzak durmam gerekiyor.”
Sonraki aylarda Nehir’le birbirimizi tanımaya başladık. Başlangıçta çok zordu. Onun ilk adımlarında yoktum. Okul gösterilerinde, doğum günlerinde, korktuğu gecelerde yoktum. Bunların hiçbirini telafi edemezdim. Ama birlikte ilk kez yemek yaptığımız akşam, farkında olmadan ona çocukluğumda annemin söylediği bir ninniyi mırıldandım.
Nehir gülümsedi. “Bunu bana Pervin annem de söylerdi.”
İkimiz de ağladık. Çünkü geçmişimizdeki yalanlara rağmen bizi bir araya getiren şey, başka insanların verdiği kararlardan daha güçlüydü.
Bir yıl sonra Nehir’le aynı Ege kıyısına gittik. Bu kez otel odasının kapısında bir sır beklemiyordu. Sabah kahvaltısında çocukluğunu anlattı; ben de ona sakladığım eski okul fotoğraflarını gösterdim. Her hatıranın eksik kalan yerini birlikte tamamlamaya çalıştık. Gün batarken telefonumu uzatıp fotoğraf çekmemizi istedi.
“Bu kez son fotoğraf olmasın,” dedi.
Ona sarıldım. “Hayır. Bu, kendi isteğimizle çekeceğimiz ilk fotoğraf olsun.”
Sevcan’la çektiğim o son kareyi silmedim. Bana güvenmenin ne kadar değerli, gerçeği saklamanın ne kadar yıkıcı olabileceğini hatırlatıyordu. Tarık’ı hâlâ özlüyordum; ama artık onu kusursuz bir adam olarak anmıyordum. Birini sevmek, yaptığı kötülüğü inkâr etmeyi gerektirmiyordu.
Fotoğrafımızı çekerken Nehir başını omzuma yasladı. Yirmi iki yılın boşluğunu tek bir sarılmayla dolduramadık. Ama önümde kalan yılların nasıl yaşanacağına artık ben karar verecektim.
Çünkü aile bazen bizden çalınan geçmiş değil, gerçeği öğrendikten sonra birlikte kurmaya cesaret ettiğimiz gelecekti.
