Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Foto Galeri

58 Yıl Sonra Gelen Çiçek: Öldü Sanılan Nişanlının Ardındaki Gizli Gerçek

ooo

“Buna karar vermek senin hakkın değildi.”

Tarık ilk kez gözlerini kaldırdı.

“Değildi,” dedi. “Gençliğimin en büyük yanlışı buydu.”

İdil dosyadan sararmış bir zarf çıkardı. Üzerinde benim eski adresim ve tanıdığım eğik harflerle yazılmış adım vardı. Zarfın ağzı hiç kapanmamıştı.

“Babamın göndermediği mektup,” dedi. “Bunu yıllar önce buldum.”

Mektubu açtım. İlk satırda şöyle yazıyordu: “Sarı Çiçeyim, bana kızacağını biliyorum. Ama seni sevdiğim için korkaklık ediyorum.”

Kâğıt elimde titredi. İkinci sayfada, annesinin bir ölüm haberi yazmayı kabul etmediği, Tarık’ın günlerce ısrar ettiği anlatılıyordu. Sonunda annesi oğlunun isteğine boyun eğmişti. Bana gelen o zalim mektubun nedeni buydu.

“Annen sonra hiç pişman olmadı mı?” diye sordum.

“Her gün. Ölmeden önce bana ‘Bir insanı korumak için onun gerçeğini elinden alamazsın’ dedi. Haklıydı.”

Tarık başını çevirdi. Ona bakarken öfkemle merhametim birbirine karışıyordu. Genç Suna olsa belki bağırır, yüzüğünü çıkarıp önüne atardı. Fakat o genç kız da, o küçük taşlı yüzük de çoktan yılların içinden geçmişti.

“Peki İdil’in annesi?” diye sordum.

“Adı Neriman’dı,” dedi Tarık. “Rehabilitasyon merkezinde fizyoterapi görevlisiydi. Beni hayata döndüren insanlardan biriydi. Yıllar sonra evlendik. İdil doğdu. Neriman on iki yıl önce kanserden öldü.”

İdil usulca ekledi:

“Annem sizi biliyordu. Babamın gençliğindeki kadını kıskanmadı. Hep, ‘Suna’nın bilmeye hakkı var’ derdi.”

“Öyleyse neden bulmadınız beni?”

Tarık dudaklarını ısırdı.

“Bir kez buldum,” dedi.

Kalbim yerinden fırlayacak sandım.

“Ne zaman?”

“1994’te. Eskişehir’e iş için gelmiştim. Sigorta bürosunun önünden geçtim. Camın arkasında seni gördüm. Orhan’la masada evrak düzenliyordunuz. Sonra küçük bir kız içeri koştu, sen kucağına aldın. Gülüyordun. Beni öldü sanıyordun ama yaşıyordun, mutluydun. O gün kapıdan içeri girmeye cesaret edemedim.”

“Kapıdan girseydin,” dedim, “en azından beni yıllarca taşıdığım bir mezardan kurtarırdın.”

Tarık ağlamaya başladı. Yaşlı bir adamın sessizce ağlaması, insanın içine çocuk ağlamasından daha derin işliyormuş.

Tam o sırada İdil’in telefonu çaldı. Koridora çıkıp kısa bir görüşme yaptı. Döndüğünde yüzü solmuştu.

“Baba, hastane aradı. Yarınki tetkikleri erkene almışlar. Bugün gitmemiz gerekiyor.”

“Neyin tetkiki?” diye sordum.

Tarık kaçamak bir bakış attı. İdil cevap verdi:

“Babamın kalp yetmezliği ilerledi. Böbrekleri de iyi çalışmıyor. Doktorlar artık tedavinin daha çok rahatlatmaya yönelik olabileceğini söylüyor.”

Çiçeklerin neden şimdi geldiğini o an anladım. Tarık bana bir başlangıç değil, veda göndermişti.

“Ne kadar zamanı var?”

“Kimse kesin konuşmuyor,” dedi İdil. “Ama son aylarda hızla kötüleşti.”

Tarık yüzünü bana döndü.

“Beni bu hâlimle görmeni istemedim. Sadece çiçeği alıp bir zamanlar sevildiğini hatırlamanı istedim.”

“Ben bir zamanlar sevildiğimi hiç unutmadım,” dedim. “Ama o sevginin bana neden bir ömür boyu acı verdiğini bugün öğrendim.”

Hastaneye birlikte gittik. İdil direksiyondaydı, ben Tarık’ın yanında oturdum. Yol boyunca pencereden dışarı baktı. Bir kavşakta elini uzatıp parmaklarıma dokundu. Elini çekmedim, ama sıkmadım da.

Doktorla görüştükten sonra İdil bizi hastane bahçesindeki banka bıraktı. Sonbahar güneşi yapraklara vuruyordu. Tarık cebinden küçük bir bez kese çıkardı.

“Bunu yıllardır saklıyorum.”

Kesede paslanmış bir anahtarlık ve Porsuk Çayı kıyısında çekilmiş siyah beyaz fotoğrafımız vardı. Fotoğrafın arkasına, gençliğindeki eğik harflerle, “Suna’yla ilk ve son dansım olmasın” yazmıştı.

“Hayatımda iki iyi kadın sevdim,” dedi. “Neriman’a sadakatsizlik etmedim. Orhan’ın hatırasına da saygısızlık etmek istemem. Senden istediğim bir şey yok, Suna. Yalnızca beni affedebilir misin, bilmek istiyorum.”

Fotoğrafı avucumda çevirdim. Orhan’ın sabahları bana çay getirişini, çocuklarımızın okul telaşını, birlikte geçirdiğimiz güzel yılları düşündüm. Tarık’a duyduğum sevgi, o hayatı yalan yapmıyordu. Tıpkı Orhan’a duyduğum sevginin gençliğimi silmediği gibi.

“Bugün affedemem,” dedim. “Affetmek bir düğmeye basmak değil. Ama seni dinlediğime pişman değilim.”

Tarık başını salladı. İlk kez yüzünde huzura benzeyen bir ifade gördüm.

Hastaneden ayrılırken İdil çantasından bir başka zarf çıkardı. Üzerinde tarih yoktu. Tarık’ın annesinin el yazısıydı.

“Babaannem bunu ölümünden kısa süre önce yazmış. Babam saklamış. Size verip vermemek konusunda kararsız kaldım.”

Zarfın içindeki kâğıtta yalnızca birkaç paragraf vardı. Kadın, oğlunu hayatta tutabilmek için her isteğine razı olduğunu, sonra da yalanın büyüyüp kendisini esir aldığını anlatıyordu. “Senden bağışlanmayı istemeye yüzüm yok,” diye yazmıştı. “Bir anne olarak oğlumu kurtarmaya çalışırken başka bir annenin kızının kalbini kırdım.”

Mektubu iki kez okudum. Gençliğimde o kadını rüyalarımda görür, bana mezarın yerini neden söylemediğini sorardım. Şimdi cevap ellerimdeydi. Onun yaptığını doğru bulmuyordum. Yine de ölünceye kadar taşıdığı pişmanlığı hissedebiliyordum.

“Bunu da saklayacağım,” dedim İdil’e. “Ama bir şartla: Ailenizde artık kimse gerçeği saklamasın. Ne kadar acı olursa olsun.”

İdil gözlerini silip başını salladı.

Akşam İdil beni eve bırakmayı teklif etti. Gitmeden önce Tarık’a döndüm.

“Yarın seni arayacağım. Bu defa telefonu kapatmak yok.”

“Olmaz,” diye fısıldadı.

Sonraki haftalarda her gün konuştuk. Bazen geçmişi, bazen çocuklarımızı anlattık. İdil torunlarının fotoğraflarını gönderdi. Ben ona Orhan’la bahçede çekilmiş resimlerimizi gösterdim. Tarık her fotoğrafa dikkatle baktı. Bir gün, “İyi ki seni seven iyi bir adam olmuş,” dedi. İlk kez içimdeki düğüm biraz gevşedi.

Kasım sonunda İdil aradı. Tarık hastaneye kaldırılmıştı. Kızımı yanıma aldım, birlikte Bolu’ya gittik. Bu kez kızım hiçbir şey söylemeden elimi tuttu.

Tarık’ın bilinci açıktı. Beni görünce güçlükle gülümsedi.

“Bir dans borcum var sana.”

“Önce iyileş,” dedim.

“İkimiz de biliyoruz, Suna.”

Odadaki küçük radyodan eski bir Türk sanat müziği şarkısı çalıyordu. Sandalyemi yatağına yaklaştırdım. Sağlam elini tuttum, müziğin ritmine göre yavaşça salladım. Sarı elbiseli kızın yarım kalmış dansı, elli sekiz yıl sonra böyle tamamlandı.

Tarık üç gün sonra, İdil’in elini tutarken hayatını kaybetti. Cenazesine gittim. Neriman’ın yanına defnedildi. Mezar başında, iki kadının adını sessizce andım; biri onun hayatını paylaşmış, diğeri gerçeği çok geç öğrenmişti. Aramızda artık bir yarış yoktu.

Eskişehir’e dönünce eski çikolata kutusunu açtım. Otuz bir mektubun yanına gönderilmemiş otuz ikinci mektubun bir kopyasını koydum. Sonra kutunun kapağına ilk kez kendi el yazımla bir cümle yazdım:

“Sevgi bazen beklemek değildir; gerçeği bilip yaşamaya devam etmektir.”

Ertesi bahar Porsuk kıyısındaki o eski banka gittim. Yanımda kızım ve torunum vardı. Bankın yakınındaki toprağa sarı kır çiçekleri ektik. Torunum neden karahindiba da diktiğimizi sordu.

“Çünkü bazı çiçekleri ne kadar uzağa savurursan savur,” dedim, “bir gün hikâyeleri geri döner.”

Eve dönerken telefonumda İdil’den bir mesaj vardı: “Babamın son günlerinde yüzü yıllardır görmediğim kadar huzurluydu. Geldiğiniz için teşekkür ederim.”

Mesajı okudum, gökyüzüne baktım. Tarık’ın kaybettiğimiz yılları geri getirmesi mümkün değildi. Ben de hayatımı yeniden yazamazdım. Ama artık gençliğimin bir mezarda değil, gerçek bir insanın hatırasında yaşadığını biliyordum.

Ve ilk kez, çeyiz sandığının kapağını kapatırken suçluluk duymadım.

DİĞER GALERİLER

TÜMÜ

Diğer Galeriler

Foto Galeri Ana Sayfa